Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

Mutluluktan Boka Uçuş

İşte bedenim burada Gençliğim bir içim su Yazık olur içmezsen, Buharlaşırım bu sıcak havalarda Yükselirim bulutların arasına Benzerim irili ufaklı koyunlara Tam şimdi üzerimden bir uçak geçiyor İçinde 12 koltuk boş Biri, birinci sınıftan Oraya oturuyorum Nedense hostes şaşkın Fark etmiyor beni ama Gözlerimden öpüyor Bir mutlu oluyorum sorma 5000 feet yukarıdan geçen uçağa geçiyorum sonra Mutluluk böyle bir şey Uçak da uçak mı uçak 2 kişilik, spor uçak! Oturacak yer yok bu sefer Bir düğme: "Fırlatma Düğmesi" Acaba ne işe yarıyor? İkisi de fırlıyor Yerleşiyorum koltuktan boş kalan yere E ben uçak kullanmayı bilmem ki! Uçak gidiyor sınırlara Düşüyor sulara O sıra bir çiğ yağıyor Bense iniyor bir şemsiyenin tepesine Altında yağmurdan saklanmış simitlere Beni güzel bir kız ı sırıyor Sol üst 5 numara çürük Ama kız da güzel be usta Mideye iniyorum Ee ne olacak şimdi? Çok boktan bir hayat bu!

Zamanın Ucunda

  Ciğerlerime oksijen doldurmaya çalışırken gözlerimi açtım. Yıllardır nefes almıyormuşum gibiydi. Nefesim öksürüğümle bölünüyor, ağzımdan garip sıvılar çıkıyordu. Kusuyor muydum? Boğazımda bir şey mi kalmıştı? Akciğerlerim yanıyordu. Gözlerim yanıyordu. Sanki odada değişik bir gaz vardı. Alışık olmadığım bir gaz. Garip bir kokusu vardı. Hiç alışkın olmadığım bir koku. Asit mi acaba? Sülfür mü? Zehir mi? Biri beni zehirliyordu belki. Ciğerlerimdeki yanmayı da açıklayabilirdi bu. Oldukça kısa nefesler alabiliyordum. Akciğerlerim hemen doluyordu sanki. Ya ağzım çok büyümüştü, çok hızlı hava alabiliyordum ya da ciğerlerim küçülmüştü sanki. Bulanık görüntü yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Çok ışıklı bir odadaydım. İlk izlenimim hastane oluşuydu ama alışılagelmiş hastane odalarına da benzemiyordu. Misal alışılagelmiş beyaz fayansları yoktu, acillerde bulunun o perde duvarlardan yoktu, beyaz veya mavi giyinmiş doktorlar, hemşireler de yoktu. Odada kimse yoktu. Kapı veya duvar bile görem...

Arabalarım ve Hurdalarım

Yaşamım bir çöplük. Eskimiş, bitmiş ilişkiler, kör noktalara erişmiş arkadaşlıklar, kaybedilmiş aile üyeleri ve en önemlisi eskimesine engel olamadığım arabalarımla dolu. Arabalarıma olan platonik aşkımın sonu yok. 7 evlilik bitirdim, hiçbirine üzülmedim, tek bir göz yaşı dökmedim. Buna karşın 77 model Alfa Romeo Spider’ım kapısına o dangalak taksi şoförü vurduğunda döktüğüm gözyaşının haddi hesabı yok. Etimden et çektiler. Orjinaldi o anlıyor musun beni? Artık orjinal değil. Aynı kapıyı bütün İtalya’da arattım buldum, özel olarak tam 7 kere boyattım. Rengi tutmadı. Bütün arabayı boyatacakmışım. Sana benzer!! Sanki biz bilmiyoruz. Kapının orjinalliği bozuldu, bari her tarafınınkini bozalım. Sen arabanın bir tekerleği patlayınca diğer üçünü de patlatıyor musun? Aslında böyle yazınca mantıksız da gelmedi. Sonuçta bütünlük bozulacak. Lastik konusunda lafımı geri aldım Arabalarımla özel bir bağım var, onlardan kopamıyorum. Ne kadar eskirlerse eskisinler, ne kadar kapıları değişirse de...

Martin

Martin gece uyurken gördüğü rüyalar yüzünden annesinin gözlerine bakamayacak bir utangaçlıkla uyandı. Ergenlikte böyle şeyler normaldi ama o buna alışamamıştı. Şöyle bir etrafına baktı, evet yatağı ıslaktı yine. Başka diyarlarda rüyasında yaptıklarının sonuçlarını, denizlerin tuzluluk sebebi olarak açıklayacaklardı ama o bundan haberi olmadan annesine bakındı. Kahvaltı hazır mıydı acaba? Ufaktan kuyruk hareketleriyle önce etrafındaki suyu dağıttı, iz bırakmamalıydı. Sonra etrafa bakındı. Annesinden hiç iz yoktu. Annesi ondan çok utanıp onu terk etmiş olabilir miydi? Yoksa annesine kötü bir şey mi olmuştu? Uyku mahmurluğundan tam açılmamış gözleri, tam açıldı. Burun delikleri büyüdü, annesinin kokusunu aradı. Yoktu. Annesi av olmuş olabilir miydi? Annesi onun için dünyadaki en önemli şeydi. Onu aylarca karnında taşıyıp, doğurduktan sonra da bakımını üstlenmişti. Onun gece gündüz yaptığı işi parayla birine yaptırıp yaptıramayacağını düşündü, cevabı netti. Bir ihtimal annesi kendisine ...