Adı Gülbahar'dı...

Çok izbe bir bölgede, bu yerde satış yapılıyor olmasına, merakla söylenmiş bir “Nasıl?” çok yakışıyordu. Kenar mahallelerden birinde, çıkmaz bir sokağın dibindeydi. Etrafında satış yapabileceği ne bir okul, ne de iş yeri vardı. Yeşilli, çiçekli hoş tabelasının altında, beyaz gömlekli 13-14 yaşlarında bir garson gazete kağıtları ile uyuz edici bir gıcırtı çıkartarak camları siliyordu. İçerisinin boş olduğunu görüp, içerde bir köşeye oturdum. Böyle yerlerde et yemez, temiz hazırlanmış olma ümidiyle mercimek çorbası içer, tabi bir de pilav yerdim. Zaten pilav ya böyle izbe yerlerde ya da stadyum gibi kalabalık yerlerde güzel olur, yalnız servis biraz kötü olurdu. Pahalı pilavlara karşıyım, reklamlardaki gibi duygusuz oluyorlar sanki.
Mercimek çorbamı, pilavla birlikte getiren garson çocuk, pilavım soğuyacağı için, ne kadar kızdığımı tahmin edemezdi tabi ki. Etkileyici görünmeyen çorba, çocuğa kızgınlığımdan aldı beni, limonla tadilat işlemine başlattı. Tadı sanki daha iyi olmuştu. Kuşkusuz ki annemin yaptığı mercimek çorbasının yanından bile geçemezdi. Bu olağanüstü çorbaları içerken tabakla, ağzım arasındaki mesafe, Plutona olan uzaklığımız gibi gelirdi, bir yandan ağzımdan akan sularla aradaki boşluğa yol yapmaya çalışırken, benim ağzım da solucan deliği olur, o tabakları ve yolu kendine çeker, en küçük zerresine kadar emerdi. Annemin çorbaları için bir kitap bile yazabilirim; “ Annemin Mercimek Çorbaları”.
Çorbamdan bir kaşık daha alırken, beyaz tabağın kenarında, o an orada olmaması gereken bir şey gördüm. Bu gördüğüm; benmarinin arkasındaki eldivensiz, galoşsuz duran, kaşının kalınlığından ve tekil oluşundan doğulu olabileceğini tahmin ettiğim, iri kıyım, bay çorba doldurucusunun kollarından, çorbadaki tuz ve tat eksikliğini gidermek için, teninden kopup gelmiş bir baharat olduğunu hayal etmek istediğim ama çorbayı hala tuzsuz ve baharatsız bırakan, üzerinde o adamın DNA’larını taşıyan bir beden döküntüsüydü. Adamın varını yoğunu, elinde, kolunda ne varsa kattığı bu çorbanın başka hiçbir çorbayla kıyaslanamayacağını anlamıştım. Bu sırada yeni gelen müşteri – o da benim yaptığım hatayı yapıp, çorba istemiş- çorba dolu kaşığı ağzına götürürken öksürmeye başladı, öksürmesiyle kaşık oyuğundan kurtulan çorbaların bir kısmı tekrar tabağa, bir kısmı da müşterinin üzerine döküldü. Müşteri üzerinde Gülbahar yazan peçeteleri kullanırken, bay baharatlı kol büyük bir telaşla, su getirip adamın bardağına doldurdu. İçmeye başlayana kadar başında, anne şefkatiyle bekledi, içerken de sıvazlayıp “helal, helal” dedi. Adamın helal para kazandığını nereden biliyordu ki? Sanki sadece haram yiyenlerin boğazında kalırdı. Halbuki hiç boğazımda kalıp, öksürtmemişti beni haram.
....

Yorumlar

MKA dedi ki…
"Halbuki benim hiç boğazımda kalıp, beni öksürtmemişti haram.
...."

bence en etkili yeri bu cümlesi olmuş yazının... bir de tabiki anne çorbası olayı var ki ona hiç girmiyorum. kardeş gülbahar mülbahar ne iş? kaç defa dedim benim ailemi yazılarına karıştırma diye... :D
komançi dedi ki…
özgün benim bu yazını daha once okuma fırsatım olmuşmuydu?
filtremdekiler dedi ki…
sonda olduğu için etkileyici oldu zaten =)

Gülbahar teyzenin anısına yazdım =P
filtremdekiler dedi ki…
komançi bey, askerdeyken uzun halini okumuştun
komançi dedi ki…
böyle de güzel olmuş . hoş olmuş. cumartesi günü vardıya? ..
filtremdekiler dedi ki…
teşekkür ederim canım.
Cumartesi gel bekliyorum

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanın Ucunda

Arabalarım ve Hurdalarım

Martin